İMAMI AZAM VE MEZHEBİNİN GÖRÜŞÜ: KUR'AN'IN TERCÜMESİ İLE NAMAZ

İMAMI AZAM VE MEZHEBİNİN GÖRÜŞÜ: KUR'AN'IN TERCÜMESİ İLE NAMAZ

İMAMI AZAM VE MEZHEBİNİN GÖRÜŞÜ: KUR'AN'IN TERCÜMESİ İLE NAMAZ

İMAMI AZAM VE MEZHEBİNİN GÖRÜŞÜ: KUR'AN'IN TERCÜMESİ İLE NAMAZ

Önce, mezhebin mutlak müçtehidi olan kurucu imama, İmami Azam Ebu Hanife'ye bakacağız. Orada bizi bağlayan bir görüş bulamadığımız takdirde ikinci, üçüncü derecede imamların içtihatlarına başvuracağız. Hanefi fıkhının babası ve birinci derecede söz sahibi olan İmamı Azam'ın, Kur'an'ın tercumesiyle ibadet meselesindeki görüşü açık ve kesindir.

Arap dilini bilen ve Kur'an'ı güzel bir telaffuzla okuyabilenler de dahil, namazda Fâtiha'yı tercümesinden okuyan herkesin namazı geçerlidir.

Büyük İmam'ın bu fetvası, herhangi bir mazeret veya zaruret kaydına bağlanmamıştır; mutlak ve genel bir fikhí görüştür, bir genel fetvadır. İmami Azam'ın bu fetvasına göre, bir müslüman, örneğin, Arap asıllı olsa veya Arapça'yı güzelce okuyabilse dahi Kur'an'ın çevirisiyle namaz kılabilir. Bunu yapabilmesi için kendisinden herhangi bir mazeret istenmez. İmamu Âzam görüşünün Hanefi fukahasınca ayrıntılanan gerekçesi şöyle özetlenebilir:

Kur'an, kağıtlarda yazılmış ve bizim okuduğumuz lafızlar değildir. Esas Kur'an o lafızların taşıdığı mânâdır ki bir kelâm-ı nefsi (Allah'ın zatı ile birlikte varolmaya devam eden söz) olarak kalıptan kalıba dökülür. O kalıplar, sonradan yaratılmış (muhdes) varlıklardır. Oysaki esas Kur'an, mahlûk olmayan bir månâdır. Bu gerçek bizzat Kur'an tarafından ifadeye konmuştur.

"Hiç kuşkusuz o Kur'an, öncekilerin zübürlerinde de vardı." (Şuara, 42)

O halde, esası itibariyle mânâ olan Kur'an'ı, Arapça lafız yerine başka lafızlardaki çevirisinden okumak mümkündür. İmam Azam'ın bu görüşü, onun kurduğu büyük ekolün sonraki temsilcileri tarafından da aynen dile getirildi ve savunuldu. Uzun bir liste verilebilir. Biz, çok önemli birkaç ismi vereceğiz.

Ebu Bekr er-Râzi el-Cassâs (ölm 370/980) bir fikhi tefsir olan Ahkâmu'l-Kur'an'ında İmamı Azam'in görüşünü ele alır ve savunur.

Kadı Abdülcebbar (öõlm. 415/1024). Kur'an'ın esası itibariyle lafız değil anlam olduğu fikrini daha da ileri götüren mütekellim (ilmi Kelam bilgini) ve fakih din büyüklerinden biridir. Islam düşünce tarihinin aşılmamış eserlerinden biri kabul edilen el-Muğnî'sinde şu başlığı atabilmiştir

"Kur'an'a inanmanın, Onun Anlamını Bilmeden Önce Olması Gerektiğini söyleyenlerin Sözlerinin Bâtıl Olduğuna ilişkin Fasıl."  Kadi Abdülcebbâr, bu fasılda özetle şu yolda konuşmaktadır;

"Bu fikirde olanların sözlerinin temelsizliği (fesadı) açıktır. Eğer onların sözleri doğru olsa, Kur'an, muhatapları olan Araplara Arap diliyle indirilmezdi. Öyle ya, eğer mâna önemli değilse, lafzın delâlet etmesi gereken bir anlam amaç edinilmemişse vahyedilen söz ha Arapça olmuş ha başka bir dilde, ne fark eder..."

"Oysaki Kur'an, anlam düşünülsün diye Arapça indirildiğine bizzat kendisi vurgu yapmaktadır. Mânâyı dikkate almaksızın lafızları en güzel biçimde okusanız da bu okuma abes olmaktan öteye gidemez. Hz. Peygamber ifade etmiş ve inanmıştır ki Kur'an anlam ifade eder, onun anlamları vardır. Bir adam Hz. Peygamber'i kabul edip de onun bu fikrini dikkate almaz ise inkâra yaklaşmış demektir. Birçok Kur'an ayeti, bu kitabın bir anlamı olduğunu, o anlam dikkate alınmadığında onun helal ve haramı gösterme niteliğinin hiçbir işe yaramayacağını göstermektedir."

"Eğer anlam esas olmazsa Kur'an'ın mucizeliğinden söz etmenin de bir isabeti kalmaz. Çünkü mucize kelam oluşun temelinde fesahat vardır. Ve bir kelam sadece lafızlarının cazipliği ile değil, aynı zamanda anlamının ihtişamiyle fasih olur." (Kadı Abdülcebbar, el-Muğni, l'cazu'l-Kur'an, 356-357)

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk; İmamı Azam ve ekolünün "Kur'an mânâdan ibarettir ve onun için de tercüme edilebilir ve tercümesiyle namaz kılınabilir" görüşünü, bin üç yüz yıl sonra, aynen tekrarlamış ve 'Kur'an'ın tercümesi meselesi'nde temel gerekçe olarak kullanmıştır. Ana dilde ibadete, "Kur'an tercüme edilemez" diyerek itiraz eden Kâzım Karabekir Paşa ve arkadaşlarına aynen İmamı Azam'ın cümlesini kullanarak şöyle diyor:

"Öyle şey mi olur efendim, ne demek Kur'an tercüme edilemez?! Kur'an tercüme edilemez' demek, "Kur'an'ın manası yoktur' demektir."

Atatürk'ün bu cümlesi, İmamı Âzam ve Kadı Abdüleebbar’ın fikirlerinin, bir devlet adamının diliyle veciz bir ifadesidir.

Alâuddin Kâsâni (ölm. 587/1191) 'Bedâï'u's-Sanâi' adlı anıt eserinde çeviri ile ibadeti savunmaktadır. Hidâye yazarı El Merğînânî (ölm. 593/1196) de aynı görüştedir (bk el-Hidaye, iftitahu's-salât bölümü)

Abdullah bin Ahmed en-Nesefi (ölm. 701/1301) Ehlisünnet inancının esaslarını kaleme alan imamlardan biri olan bu müfessir, fakih ve kelamcı bilgin, tefsiri Medâriki't-Tenzil'de Şuara Suresi 196. ayeti açıklarken şu yolda konuşmaktadır.

"Bu ayet şu iki hususa delil olur:

1. Kur'an, Arapça dışında bir dile tercüme edildiğinde o tercüme de aynen Kur'an'dır,

2. Kur'an'ın çevirisi ile namaz kılmak câizdir." Hanefi fıkhının muhaddis-fakihlerinden biri olan Zeyla'i (ölm. 743/1343) aynı görüşü, aynı gerekçelerle tekrar eder ve ekler

"Eski suhuflar (vahyî metinler) Arapça olmadığına göre Kur'an'ın Arapça metinden okunması şart değildir." (bk Zeyla'i; Tebyînu'l-Hakâik, 1/110-111)

Adlarını sıraladığımız Hanefi fakihlerin, tercüme Kur'an'la namaza cevaz veren görüşlerinin gerekçeli bir açıklamasını, Hanefi ekolün anıt bilginlerinden biri olan Kâsânî'nin 'Beddi'u'r Sanâi' adlı eserinden kısmen özetleyerek vereceğiz:

"Namazda kıraat (Kur'an'dan bir miktarın okunması), bilginler kamuoyunca farz görülmüştür. Ebu Bekr el-Asam (olm 200/ 815) ve Süfyân bin Uycyne (olm 198/813) ise namazda kiraati farz görmezler. Onlara göre, namaz, birtakım fiillerin adıdır, bir takım zikirlerin-okuyuşların adı değil Hatta onlar derler ki, "Namaza iftitah tekbiri almadan (Allahu ekber demeden, sadece elleri kaldırarak) da başlanabilir."

"Onların görüşlerinin açıklaması şu olabilir Allah'ın, Namazı kılın! emri bir mücmel (kısa, açıklanmaya muhtaç) emirdir. Bu mücmel, Hz. Peygamber'in eylemiyle açıklanmıştır Hz. Peygamber ayrıca şunu da söylemiştir: "Namazı, beni kılıyor gördüğünüz gibi kılın."

"Görülen, fiillerdir; zikirler-sözler değil. O halde, namaz, fiillerin adıdır. İşte bunun içindir ki, namaza ilişkin fiillerden âciz olandan namaz hükmü düşer. Böyle bir kişinin, namazda okunan zikirleri-duaları yerine getirebilmesi, düşme hükmünü değiştirmez.

"Biz Hanefilere göre, namazda farz olan kıraat (Kur'an okuma), Kur'an'dan herhangi bir şey okumaktır. Özellikle Fátiha'nın okunması ise farz değil, vâciptir. Hasan el-Basriye göre, kılınan namazın bir tek rekâtinda Fâtiha okumak, farzı yerine getirmeye yeter."

"Hasan el-Basrî'nin hareket noktası, Müzzemmil Suresi 20. ayetteki 'Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun!' cümlesidir."

"Hasan'a göre, bir işin yapılmasına ilişkin emir, o işin tekrarını gerektirmez. Bir musalli (namaz kılan), Fâtiha'yı, kıldığı namazın herhangi bir rekâtında bir kez okusa kıraat emri yerine gelmiş olur."

"Kıraatin geçerli olmasına gelince: İmamı Azam'a göre, kıraat, Arapça ile geçerli olabileceği gibi, Farsça ile de (yani Kur'an'ın tercümesiyle de) geçerli olur. Kıraat sahibi, ister Arapça'yı güzelce bilsin, ister hiç bilmesin, fark etmez. Tercüme ile kılabilir."

"İmamı Âzam'ın iki büyük öğrencisi, İmam Ebu Yusuf ve Imam Muhammed'e göre, eğer kişi Arapçayı İyi biliyorsa tercümeden okuması geçerli olmaz. Arapçayı iyi bilmiyorsa tercümeden okuması geçerli olur."

"Imam Şafii'ye göre, Arapçayı iyi bilsin veya bilmesin, namaz da Kur'an'ın çevirisini okuyamaz. Şâfii'nin, bu durumda önerdiği çözüm şudur: Eğer Arapçayı iyi bilmiyorsa, kıraat yerine Allah'ı tespih eder (Allah'ı yüceltici sözler söyler), tehlil eder (La ilahe illellah der), ama tercüme Kur'an'dan okuyamaz." "Şâfii'nin görüşünü savunanların dayandıkları tez şudur: Kur'an, Arap diliyle indirilmiştir o yüzden Kur'an'ın başka bir dildeki çevirisini okumak, Kur'an okumak sayılmaz."

Ebu Hanife, bu noktada şöyle düşünmektedir

"Namazda Kur'an okumaktan maksat, Allah'ın kelamına yani O'nun zatıyla birlikte olan söz söyleme gücüne (kelam-ı nefsi, kelam-i kadîm) delâlet eden sözleri okumaktır. Bunlar ibret, öğüt, teşvik, sakındırma, övgü ve yüceltme ifade eden sözlerdir; Arapça olmaları esas alınacak lafızlar değil. Lafızlar, şöyle veya böyle olabilir. Nitekim Kur'an'da şöyle denmektedir: O Kur'an, önceki nesillerin kitaplarında da vardır. (Şuara, 196) Yine Kur'an'da şöyle deniyor: 'Bu Kur'an, önceki sayfalarda da elbette ki vardı: İbrahim'in, Mûsa'nın sayfalarında." (A'la, 18 19) Bilinmektedir ki o eski sayfalardaki tanrısal kelam Arapça lafızlar halinde değildi; Kur'an'da kümelenen anlamlar halinde idi."

"Kur'an Arapça indirilmiştir" tezini ele alırsak buna cevap olarak iki şey söyleyeceğiz:

1. Arapça lafızların Kur'an oluşu, onun dışındakilerin Kur'an oluşuna engel değildir. Kur'an'ın Arapça indirildiğini bildiren ayetlerde böyle bir engelden söz edilmemektedir. Arapça lafızlara 'Kur'an' dendi, çünkü onlar, 'Kur'an olana delâlet' etmekteler. O lafızlar, kelamın hakikatine sıfat durumundadır. Biz, 'Kur'an mahlûk değildir' derken, işte bu sıfatı kastederiz; Arapça yazımları değil. Mânaya (yani kelamın hakikatine) delâlet, tercümede de vardır."

"Farsça çevirinin de 'Kur'an' diye anılabileceğine şu ayet kanıttır: 'Eğer biz onu Arapça olmayan bir Kur'an yapmış olsaydık elbette şöyle diyeceklerdi: “Ayetleri ayrıntılı kılınmalı değil miydi?" (Fussilet, 44) Bu ayetle bildiriliyor ki, eğer Allah, Kuran'ı, Arapça dışında bir dille ifadelendirseydi o yine Kur'an olacaktı."

2. Arapça lafızlar dışında Kur'an olmaz' derken şunu unutmayalım: Arapça okumanın gerekliliği Arapçaya Kur'an' adı verilmesinden değil, Arapça lafızların, Allah ile var olan tanrısal kelama delil olmasındandır."

"Şunu da söylüyorlar: Arapça lafızlarda belirginleşen l'eaz (edebi mucize), Farsça (veya bir başka dilde) çeviride vücut bulmaz. Güzel! Ama unutulmasın ki, İmamı Azam, namazda okunacak niyazların i'caz taşıması gerektiğini kabul etmemektedir."

"Esas yükümlülük Kur'an'dan bir şey okumak teklifidir, icaz taşıyan kelam okuma teklifi değil. Bunun içindir ki, İmamı Azam, kısa bir ayetin okunmasını bile yeterli görmektedir. Oysaki, iki üç ayetten azında i'caz tecelli etmez."

"Tüm bu görüşler dikkate alındığında şu söylenebilir: Musalli (namaz kılan); Tevrat, İncil veya Zebûr'dan bir parça okusa, eğer o parça tahrif edilmemiş bir parça ise, Ebu Hanife'ye göre, namazı geçerlidir." (Tahrif edilmemiş olmanın ölçüsü, açıktır ki, içerik bakımından Kur'an'a uygunluk olacaktır).

"Kıraatla ilgili ihtilaflar ezan için de geçerlidir. Şöyle diyenler de olmuştur: Ezanın çevirisinin okunmayacağında ittifak vardır. Çünkü Arapça dışında bir dille okunursa İ'lam (duyuru) amacı gerçekleşmez. Eğer duyuru gerçekleşiyorsa, ezanın tercümesini okumakta da bir sakınca yoktur..." (Kâsâni; Be dâi'u's-Sanâi", 1/516-532)

Güncelleme Tarihi: 07 Nisan 2022, 07:45

Bekir Bey

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER