Tufan Miti, Gılgamış ve Nuh Tufanı

Mezopotamya mitleri ve dinlerin kökenleri

Tufan Miti, Gılgamış ve Nuh Tufanı


Mezopotamya’da Edebi içerikli ilk metinler, belki de doğal olarak, dini yazını, özel olarak da ilahileri içerir. Uruk'ta kralın tanrıça Inanna'yla (Babil'de İştar, Yunanistan'da Astarte) yaşadığı meşhur aşkın hikâyesinden bahsedilebilir. Diğer metinlerde bir babanın oğluna işe yarar ve kazançlı bir hayat sürmekle ilişkili nasihatleri, savaş ve fetihlerin anlatımları, inşa faaliyetlerine ilişkin kayıtlar, evrenin yaratılışına ilişkin teoriler ve büyü yapımına ilişkin külliyat yer alır. Aşur'un geliştiği İÖ 1900-1200 arasında kamuya ait olanlar kadar dört bin civarında metin içeren özel arşivler de ortaya çıktı. Bu dönemde en fazla saygınlık kazandıran alan astronomi/astroloji, kehanet ilmi ve büyü öğrenimiydi. Aşur'un al nemeqi, "Bilgelik Şehri" olarak ün salmasına neden olan bunlardı.

Antik dönemde, yazıdan önce, insanların hafızalarını mükemmel şekilde kullanabildiklerini unutmamalıyız. Binlerce mısralık şiirlerin ezberlenmesi görülmedik şey değildi, edebiyat bu şekilde korunuyor ve yayılıyordu. Yazı geliştikten sonra yazılı edebiyatın iki erken formu gözden düştü. Önceleri daha sonra Eski ve Yeni Ahit'te karşılaşacağımız anlatılara öncülük eden hikayeler vardı. Bu kitapların etkileri düşünülecek olursa, kökenleri önem kazanır. Örneğin Akkad Kralı Sargon bilinmezlikten gelip "dünyanın kralı" olur. Atalarıyla ilgili bilgiler halk masallarından derlenmiştir; doğum yaptığını gizlemek isteyen bir rahibe (kadın rahip) olan annesi onu katranla sıvadığı hasır bir sepete koyup nehre bırakır. Dereden su çeken bir adam Sargon'u bulur ve onu evlat edinir. Sargon ilk başta bahçıvan olur... sonra da kral. Musa'nın hikâyesiyle olan benzerlikler açıktır. Sümer edebiyatı mümkün olamayacak derecede uzun süre tahtta kalan "esas krallar"la övünür. Bu da bize Eski Ahit'i anımsatır. İncil'de, Adem'in 130 yaşındayken Şit isimli bir oğlunun olduğu, sonrasında da 800 yıl daha yaşadığı söylenir. Adem'le Büyük Tufan arasında çok uzun süreler yaşamış on kral vardır. Sümer'de toplam 241.200, ortalama 30.400 yıl hüküm süren sekiz kral yer alır. Ras Shamra/Ugarit'te çıkarılan metinlerde tanrı Baal'in Eski Ahit'teki Su Canavarını anımsatan, "yedi başlı, kıvrılmış dev bir yılan" olan Lotan'la savaşını anlatılır. Bir de sel edebiyatı vardır. Sel hikâyesinin bir versiyonu aşağıda bahsedeceğimiz Gılgamış destanında yer alır. Bu şiirde Utanapişti, "(Sonsuz) Yaşamı Bulan" olarak bilinen sel kahramanı, benzer efsanelerde Ziusudra ya da Atra-hasis olarak geçer. Tüm hikâyelerde sel tanrı tarafından bir ceza olarak gönderilmiştir.

 

Mezopotamya kelimesinin anlamı yani "nehirler arası", bölgenin sıklikla seller altında kaldığına işaret eder. Fakat Büyük Tufan düşüncesi antik dönem Ortadoğu'sunun bilincinin derinliklerine işlemiştir. Üç olasılık vardır. Leonard Wooley'ye göre Ur kazıları esnasında ortaya çıkan kum tabakasındaki sel izleri, sekiz metre derinliğinde, 500 kilometreye 160 kilometre alana yayılan bir su baskınına işaret eder. Bu görüş şüpheyle karşılanmıştır çünkü Ur'dan yirmi beş kilometre uzakta ve daha alçak olan Uruk'ta sel izine rastlanmamıştır. Bir sonraki bölümde üzerinde detaylı bir şekilde duracağımız ikinci olasılık İÖ 1900 civarında feci bir depremin İndus Vadisi'ni vurduğu ve Sarasvati Nehri'nin yönünü değiştirdiğidir. Hinduların kutsal kitabı Rig Veda'da geçen bu kutsal nehir bugün mevcut olmasa da o dönemki genişliği belli yerlerde on kilometreye varıyordu. Bu büyük felakete yol açan olay, çok geniş bir alanda su baskınlarına yol açmış olmalıydı. Son olasılık ise Karadeniz selidir. 1997'de yayımlanan bu teoriye göre Karadeniz son Buzul Çağı'ndan sonra, bundan 8.000 yıl kadar önce Akdeniz'in seviyesi yükselen suyunun İstanbul Boğazı'ndan geçip doğudan batıya 1.400, kuzeyden güneye 530 kilometrelik bir alanı su altında bırakmasıyla oluşmuştur.

Babil'in en büyük edebi yaratımı, dünyanın ilk düşsel şaheseri Gılgamış Destanı ya da şiirin adıyla söyleyecek olursak "Her şeyi Gören Adam'dır. Gilgamış'ın İÖ 2900 civarında Uruk'un kralı olduğundan neredeyse eminiz, dolayısıyla bu destanda anlatılan bazı olayların gerçeklere dayandığını söyleyebiliriz." Gilgamış'ın karmaşık ve ekseriyetle fantastik maceralarını takip etmek zordur. Başından geçenler belli açılardan Herkül'ün görevlerini anımsatır ve ileride değineceğimiz gibi Kutsal Kitap'ta yankılanır. Gilgamış şiirde üçte iki tanrı, üçte bir insandır. İlk dizelerde Gilgamış'in Uruk halkının direncini nasıl kırdığı ve "muhteşem bir başarı"ya, yani şehir surlarının inşasına ikna ettiği aktarılır. Şiir, 900 adet yarım daire şeklinde kuleye sahip surun 9,5 kilometre uzunluğunda olmasını över. Hikayenin bu kısmında gerçek olan hususlar olabilir zira kazılarda Erken Hanedan dönemine (İÖ 2900 civarı) ait, yeni tip kavisli tuğlalarla yapılmış yarı daire şeklinde yapılara rastlanmıştır. Gilgamış öylesine sert bir liderdir ki tabiyetindekiler, tanrılardan Gilgamış'la başa çıkarak halkın rahat bir hayat sürmesine imkân sağlayacak bir karşıt güç yaratmasını isterler. Anlayışlı tanrılar "kıllı, vahşi bir adam" olan Enkidu'yu yaratır. Fakat burada olaylar dizisi karışır ve Enkidu'yla Gilgamiş sıkı dost olup sonraki maceralara birlikte atılırlar. İkisi tanrıça Inanna'nin Gilgamış'a aşık olduğu Mezopotamya'ya dönerler. Gilgamış ilgisini karşılıksız bırakınca Inanna intikam için "yüz adamın bile kontrol edemediği, korkunç (...) cennet boğasını" onu öldürmek üzere görevlendirir. Ama Enkidu Gilgamış'la güçlerini birleştirir ve ikisi boğayı lime lime ederler.

Şiirin bu kısmı genelde olumlu bir havaya sahiptir fakat daha sonra karanlık bir hava hüküm sürmeye başlar. Havanın ve toprağın tanrısı Enlil, Enkidu'nun kahraman bir edayla işlemiş olduğu cinayetlerin bir kısmı nedeniyle ölmesi gerektiğine karar verir. Enkidu'nun kaybı Gılgamış'ı kötü etkiler:

Bütün gün ve bütün gece ona ağladım
ve burnundan bir kurtçuk düşene kadar -

yedi gün ve gecedir dinmeyen haykırışlarım,
hala diriltebilir çünkü arkadaşımı-

onu gömmeyeceğim.
Gittiğinden beri, bana rahat yok,

düzlüklerde dolanan avcı gibiyim.

Bu noktaya kadar Gilgamış ölümle ilgili pek düşünmemiştir. Bu noktadan sonra ise tek amacı ölümsüzlüğü bulmak olur. Aklına dünyanın bir ucunda, "ölüm sularının" ötesinde, ölümsüz olan, bu nedenle de ölümsüzlüğün sırrını bilmesi gereken bir atasının, Utanapişti'nin yaşadığına dair efsane gelir. Artık yalnız olan Gılgamış dünyanın sonuna, güneşin battığı dağların ötesine ulaşmak için yola çıkar. Güneşin geceleri kaybolduğu karanlık geçidi bulur ve sonunda engin bir denizin kıyısına ulaşır. Orada Utanapişti'nin kayıkçısıyla karşılaşır ve kendisini "bir damlası bile tümden yıkım" yaratan ölüm denizinin karşı kıyısına geçirmesi için onunla anlaşır. Gilgamış nihayet Utanapişti'ye kavuştuğunda hayal kırıklığına uğrar. Atasının ölümsüzlüğü bir daha tekrarlanmayacak benzersiz durumların sonucudur Gilgamış'a içini açar ve eski çağların birinde tanrıların insanlara kızdıklarını ve bir sel gönderdiklerini anlatır. Bir tek Utanapişti ve karısının yaşamasına izin verilmiştir: İkisi önceden uyarılırlar ve büyük bir tekne inşa ederek her canlıdan bir çift alıp bu tekneye koyarlar. Tekneyi altı gün boyunca döven fırtına bitip, hava açtığında Utanapişti pencerelerden birini açar ve teknesinin bir adanın kumsalında olduğunu görür, esasında burası bir dağın tepesidir Altı gün daha bekler ve önce bir güvercin, sonra da bir kırlangıcı dışarı salar. İkisi de geri döner. En sonunda bir kargayı bırakır ve karga geri dönmez." Utanapişti Enlil'in bu acele kararından ötürü pişman olduğunu ve dünyadaki yaşamı kurtardığı için onu ölümsüzlükle ödüllendirdiğini söyler. Ama tanrılar bunu asla tekrar etmeyecektir.

Kaynak: Fikirler Tarihi - Peter Watson


 

Güncelleme Tarihi: 17 Mart 2022, 08:58

Fatih Kul

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER