Ruh ve Ötedünya Anlayışının Kökeni nedir?

Bazı eski dillerde "ölmek" fiilinin dağa tırmanmak ya da tepeliklere giden bir yol izlemek gibi çağrışımları vardı. Etnolojik araştırmalar dünyanın her yerinde cennetin bir ip, ağaç ya da merdiven yardımıyla erişilebilen, "yukarıda" bir yer olduğunu ve örneğin eski Veda, Mitra ve Trakya dinlerinde birçok göğe çıkış töreni bulunduğunu göstermiştir. Göğe çıkış Hristiyanlıkta önemli bir yer tutar.

Ruh ve Ötedünya Anlayışının Kökeni nedir?

Neolitik çağın başında ortaya çıkmış "gök tanrısı" kavramı en yaygın yeni fikirdi. Birçok modern araştırmacı tarafından artık pek önemsenmese de bu fikri de anlamak zor değildir. Gündüz güneşin gözle görülür devinimi, sürekli "oluşu" ve "yeniden dirilişi" ve mevsimleri biçimlendirme ve büyümedeki yardımcı rolü insanlar için gizemli olduğu kadar açık da olmalıydı. Geceleri yıldızların çokluğu ve daha da tuhaf olan ayın davranışı, büyüyüp küçülmesi, bir görünüp bir kaybolması, gelgitle ve kadınlarda adetle bağlantısı daha da gizemli olsa gerekti. Mezopotamya'da (tanrıya burada 3.300 ad verilmişti) tanrısallık anlamındaki Sümerce dingir sözcüğü "parlak, ışıltılı" demekti; aynısı Akkad dilinde de geçerliydi. Aydınlık gökyüzü tanrısı Dieus tüm Ari kabilelerinde ortaktı. Hint tanrısı Dyaus, Roma tanrısı Jupiter ve Yunan tanrısı Zeus hep aynı ilkel gök tanrısından evrilmişti ve bir kaç dilde ışık için kullanılan sözcük aynı zamanda ilah için kullanılan sözcüktü (tıpkı İngilizcede "day" (gün) sözcüğünün Latince deus sözcüğüyle ilişkili olması gibi). Hindistan'da Vedalar zamanında en önemli gök tanrısı Varuna'ydı ve Yunanistan'da Uranus gökyüzü idi. Sonunda Zeus onun yerini aldı; Zeus da hem "parlaklık", "ışıltı" hem de "gün" anlamındaki Dieus ve Dyaus ile aynı sözcük olabilir. "Göğe çıkış" kavramının ardında gök tanrılarının varlığı yatar. Bazı eski dillerde "ölmek" fiilinin dağa tırmanmak ya da tepeliklere giden bir yol izlemek gibi çağrışımları vardı. Etnolojik araştırmalar dünyanın her yerinde cennetin bir ip, ağaç ya da merdiven yardımıyla erişilebilen, "yukarıda" bir yer olduğunu ve örneğin eski Veda, Mitra ve Trakya dinlerinde birçok göğe çıkış töreni bulunduğunu göstermiştir. Göğe çıkış Hristiyanlıkta önemli bir yer tutar.

Ay simgeciliğinin ilk zaman anlayışlarıyla ilişkili olduğu görülüyor (bkz. Yaratılış 1:14-19). Ayın zaman zaman hilal biçiminde oluşu ilk insanların bunda boğa boynuzunun bir yansımasını görmesine yol açmıştır. Bu yüzden, güneş gibi ay da zaman zaman bu tanrısal varlığa benzetilmiştir. Son olarak, güneş gibi ayın da ölümü ve yeniden doğuşu bunun verimlilikle ilişkili olduğu anlamına geliyordu. Adet dönemi bazı ilk halkları ayın "kadınların efendisi" ve kimi örnekte de "ilk eş" olduğuna inandırmıştı.

Gök tanrıları bir diğer temel düşüncede de bir rol oynuyordu: öbür dünya. İlk insanın Paleolitik çağdan beri ilkel bir "öbür dünya" anlayışı olduğunu biliyoruz. Çünkü, daha o zaman bazı insanlar öbür dünyada gereksinim duyulacağı düşünülen mezar eşyalarıyla birlikte gömülüyorlardı. Bunlara bakılırsa, ilk insanlar öbür dünyanın ya da ölüm ve yeniden dirilişin kanıtı olan bir yığın şey görmüş olmalıydılar. Hem guneş hem de ay düzenli bir biçimde ortadan kayboluyor ve yeniden ortaya çıkıyordu. Birçok ağaç her yıl yapraklarını döküyor ama ilkbahar geldiğinde yenilen çıkıyordu. Öbür dünya açıkça bir tür ölüm sonrası varoluş demektir ve bu, tarihçi S. G. Brandon'un insanlığın "en temel kavramı" dediği, başka bir temel inancı getirmiştir: ruh. Brandon bunun (öbür dünyayla karşılaştırıldığında) görece modern bir düşünce olduğunu ve bugün bile evrensel olmaktan uzak olduğunu söyler (ne ki, meslektaşı E. B. Tylor bunun tüm dinlerin özü olduğunu düşünüyordu). Çok yaygın bir inanç da yalnızca bazı özel insanların ruhlarının olduğuydu. Bazı ilkel halklar ruhu kadına değil, erkeğe yüklerler. Bazılarıysa tam tersi bir görüştedirler Grönland'da yalnızca çocuk doğururken ölen kadınların bir ruha sahip oldukları ve yaşamın tadını daha sonra çıkardıkları inancı vardı. Bazı halklara göre, bedenin çeşitli yerleri ruhu içeriyordu: gözler, saçlar, gölge, mide, kan, karaciğer, nefes ve özellikle de kalp. Bazı ilkel halklara göre, ruh başın üst kısmı yoluyla bedeni terk ediyordu. Bu yüzden kafatasını delmek yaygın bir dinsel tören olagelmiştir. Aynı şekilde, Hindu kültüründe ruh, kalp değildir ama (ölümde) "başparmak büyüklüğünde olduğundan", kalbin içinde yaşar. Rigveda ruhu "kalpte bir ışık" olarak tanımıştı. Gnostikler ve Yunanlılar ruhu yaşam "kıvılcımı" ya da "ateşi" olarak görüyorlardı

Ne ki, ruhun alternatif bir benlik biçimi olduğu yolunda yaygın bir düşünce de vardı. Tylor gibi antropologlar bunu ilkel insanın düşler deneyimine yüklerler; "uykuda bedenlerini terk ederek yolculuğa çıkabiliyor gibiydiler ve kimileyin de ölmüş kimseleri görebiliyorlardı. Bu tür şeyler üzerine akıl yoran ilkel insanlar doğal olarak bir tür iç benliğin ya da ruhun insan yaşadığı sürece bedeni mesken tuttuğu, uyku sırasında bir süreliğine ve ölümle birlikte buradan daimi olarak ayrıldığı sonucuna vardılar.


Ruhların varlığının kabul edilmesi, devamında ölümden sonra gidebilecekleri bir yere gerek olduğu düşüncesini getirir. Bu ise bunlarla ilişkili bütün bir düşünce öbeğinin -öbür dünya, yeniden diriliş ve cennet ve cehennem- nereden kaynaklandığı sorusunu doğurur.

İlk söylenebilecek şey, cennet, cehennem ve ölümsüz ruhun eski dünyaya görece geç geldikleridir. Bugünün ölümsüz ruh kavramı bir Yunan düşüncesidir ve Pythagoras'a çok şey borçludur. Bunun öncesinde, çoğu eski uygarlıkta insanın iki tür ruhu olduğu düşünülüyordu. Bireysel kişiliği temsil eden "özgür-ruh" vardı. Bir de, bedene yaşam ve bilinç bağışlayan birçok "beden-ruh" vardı. Örneğin, ilk Yunanlılara göre, insan doğası üç varlıktan oluşuyordu: beden; yaşam ilkesiyle bir tutulan ve başta bulunan psykhe; ve phrenes'te yani ciğerlerde bulunan thymos, yani "akıl" ya da "bilinç". Thymos yaşam süresince daha önemli sayılıyor ama ölümü atlatamıyordu. Buna karşın, psykhe bedenin gölgeli bir biçimi olan eidolon'a dönüşüyordu.

Bu ayrım psykhe'nin hem öz benlik, bilincin merkezi hem de yaşam ilkesi olarak düşünülmeye başladığı İÖ 6. yüzyıl sonrasında korunmadı. Pindaros psykhe'nin tanrısal kaynaklı, dolayısıyla ölümsüz olduğunu düşünüyordu." Ölümsüz ruh düşüncesini geliştirmekte Pythagoras'a hemen yanı başında, güney İtalya ve Sicilya'da yaşayan iki Yunanlı, Parmenides ve Empedokles de katıldılar. Bunlar Orpheusçular diye bilinen, kimileyin "fanatik vejetaryen" olan gizemci ve sofu bir mezheple bağlantılıydılar. Bunun sunuyla ilgili olarak çıkan bir başkaldırının parçası olduğu ve bu mezhepte algı değiştirici uyuşturucuların kullanıldığı anlaşılıyor: haşiş kendir, kenevir (ne ki bu konuda araştırmacılık çok tartışmalıdır). Bu düşünce ve uygulamaların, anayurtları Karadeniz'in kuzeyi olan (Homeros da buraya gitmişti) İskitlerden geldiği söylenir. Tuhaf bir külte sahiptiler. kronik bir fiziksel hastalığı olan birçok insanı çevreleyen bir külttü bu. Bu hastalık bir olasılıkla bölgedeki zengin demir yataklarının neden olduğu hemokromatoz olabilir. Bu durum tam bir iktidarsızlık ve igdişlikle sonuçlanır. Bu bölgede karşı cinse özgü giysiler giyilmesine ilişkin birçok anlatı vardır ve İskit ülkesinde esrimeye yol açan uyuşturucuların kullanıldığı ölü gömme törenlerine bu kimseler yön vermiş olabilir." Orpheusçuluğun temelini bu kült mü oluşturuyordu? Uyuşturucuların yol açtığı esrime ve sanrılar Yunanlıların ruh ve bununla ilişkili olarak yeniden bedenleşme düşüncesini geliştirdikleri bir düzenek miydi? Pythagoras da, Empedokles de, Platon da yeniden bedenleşmeye ve ruh göçüne, ruhların başka hayvan ve hatta bitkilerde geri gelebileceği düşüncesine inanıyorlardı. Orpheusçular ruhun yeniden bedenleşmeyle birlikte aldığı biçimin bir "ilk günah" cezası olduğuna inanıyorlardı. Hem Sokrates hem de Platon, Pindaros'un ruhun tanrısal bir kaynağı olduğu düşüncesine katılıyorlardı ve ruhun aslında bedenden daha değerli olduğu görüşü bura da kök saldı. Yine de, Atinalılarda çoğunluğun görüşünün bu olmadığı belirtilmelidir. Onlar ruhu daha çok yaşayanlara düşman, tatsız bir şey olarak düşünüyorlardı. Birçok Yunanlı ölümden sonra hayat olduğuna inanmıyordu.

Fatih Kul

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER