Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in referans gösterdiği OECD’nin 2011 “Bir Bakışta Eğitim Raporu”nda, Bakan Beye göre, “derse geç giren” ve “devamsızlık yapan” öğretmenlerimiz, OECD ortalaması olan 1663 saatten 145 saat daha fazla çalışarak yılda 1808 saat mesai harcamaktadır. 2011-2012 Eğitim Öğretim Yılı’nda söz konusu sürelerin daha da arttığını bütün eğitim emekçileri yakından bilmektedir.
Yukarıdaki tabloda, OECD üyesi ülkelerden seçilen 10 ülke arasında en yüksek çalışma saatlerine sahip olan ülke Türkiye’dir. Öğretmenlerin yıllık zorunlu çalışma saati Türkiye’de 1808 saat olarak hesaplanmıştır. Oysa bu kriter çerçevesinde Türkiye’nin de üyesi olduğu OECD ortalaması 1663 saattir. Türkiye’deki öğretmenler, söz konusu fazla çalışmaya karşılık, diğer ülkelerdeki meslektaşlarına göre en düşük ücreti almaktadır.
Ders saati, bir öğretmenin yıl boyunca girdiği toplam dersin saatini ifade ederken, çalışma saati kavramı bir yıl boyunca girilen toplam dersin süresine velilerle görüşme, sınavlar için hazırlık yapılması, ders hazırlığı, sınav kâğıtlarının hazırlanması ve okunması, öğrencilere danışmanlık, okulla ilgili genel görevler ve personel toplantısı gibi faaliyetlerin de eklenmesiyle hesaplanmaktadır.
Türkiye’de öğretmenler sadece derslere girmemekte; bunun yanı sıra, özellikle son yıllarda yaygınlaşan Toplam Kalite Yönetimi, İlköğretim Kurumları Standartları gibi uygulamalarla ders dışı zamanlarda da yoğun bir mesai harcamaktadır. Tüm bu unsurları göz önüne alarak baktığımızda, Türkiye’de öğretmenlerin iş yükünün son derece ağır, harcadıkları emeğin karşısında aldıkları ücretin ise diğer OECD ülkelerine göre oldukça az olduğu görülmektedir.
Bakan Dinçer’in “öğretmenler üç ay tatil yapıyor” gibi kasıtlı ve gerçeği yansıtmayan ifadeleri kendinden önceki dönemlerde de karşımıza çıkmıştı. Örneğin, eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in “öğretmenler iki gün çalışıyor, üç gün okey oynuyor!” diyerek tüm eğitim emekçilerinin emeğini aşağıladığı hatırlanmalıdır. Ancak OECD verilerine baktığımızda gerçeğin hiç de AKP’li bakanların ifade ettiği gibi olmadığı görülecektir.
Ömer Dinçer’in Bakan olduğu günden bugüne izlediği politikalar, eğitim sistemimizde “cilalı proje devri” içerisinde olduğumuzu göstermektedir. Öyle ki hızını alamayan Bakan Dinçer, AKP’nin tek başına 9 yıldır iktidarda olduğunu ve sorunların 9 yıl içerisinde giderek içinden çıkılmaz bir hal aldığını da unutmaktadır. Eğitimin niteliğinin AKP ile çok geliştiğini ifade eden Bakan Dinçer’e yine OECD verileri yeterli cevabı vermektedir.
Milli Eğitim Bakanlığı’nda Yeni Dönem: “Cilalı Proje Devri”
“Fatih Projesi”, “Okullar Hayat Olsun”, “Girişimciliği Geliştirme” gibi cilalı projelerin temel amacı da büyük şirketleri eğitim sisteminin içine yerleştirmek, okulları işletme haline getirmek ve eğitimi tamamıyla ticarileştirmektir. Bakan’ın asıl amacı öğrencilerin müşteri, eğitim emekçilerinin ücretli köle, okulların da işletme olduğu bir sistem yaratmaktır. Milli Eğitim Bakanı’nın TV kanallarını gezerek ikna turları düzenlemesinin tek nedeni, eğitim sistemini bütünüyle piyasaya açan projelerine kamuoyu desteği oluşturmaktır.
PISA sonuçlarının nedenleri üzerine biraz düşünüldüğünde eğitim sisteminin giderek derinleşen eşitsizlikçi yanı açığa çıkacaktır. Sorunu nasıl tanımladığınıza göre de çözüm şekillenecektir. Örneğin Bakan Dinçer, “Aynı parayı harcadığımız halde, mesela Macaristan’la aşağı yukarı 4 bin dolara yakın ortalama masraf ediyoruz öğrenci başına tüm Türkiye’de. Yine matematik alanında Macaristan'daki çocuklarla bizim çocuklarımızın arasındaki mesafe 2 yıllık bir mesafe.” diyerek ne kadar yüzeysel bir bakış açısına sahip olduğunu göstermiştir.
Sınav odaklı eğitim sisteminde başarının sınav sonuçlarına bağlanması bir yana eğitim hizmetinin niteliğini doğrudan etkileyen öğrencilerin, eğitim emekçilerinin yaşadığı onlarca sorun bulunmaktadır. Eğitimin niteliğini yok eden bu sorunları çözmek yerine MEB’in sadece kalite peşine düşmesinin tek anlamı, eğitimi tamamıyla piyasa ilişkileri içine çekme ve ticarileştirme politikalarını cilalamaktır. Çocuklarımızın başarılarındaki düşüşün nedenini anlayabilmek için sadece şu sorunlara bakmak dahi yeterli olacaktır. Örneğin;
· 2011-2012 Eğitim-Öğretim Yılı itibariyle il ve ilçe Milli Eğitim müdürlükleri tarafından öğretmen ihtiyacı bulunan eğitim kurumlarına 60 binin üzerinde görevlendirilmesi yapılmıştır. Üstelik Milli Eğitim Bakanı’nın yaptığı açıklamaya göre resmi olarak 146 bin 194 öğretmen açığı bulunmaktadır. Ancak okullar öğretmensizken, MEB sınıfları akıllı tahtalarla donatmayı düşünmektedir.
· Ücretli öğretmenlerin kent içindeki ve Türkiye genelindeki dağılımına bakıldığında genellikle yoksul, emekçi kitlerin yoğun yaşadığı, devletin pek önemsemediği bölgelerde istihdam edildiği görülmektedir.
· Fırsat eşitliğini çeşitli projeler ile sağlayacağını söyleyen MEB’in sadece sermaye çevrelerine, büyük şirketlere böylesi projelerle borsadaki hisselerini harekete geçirecek “büyük fırsatlar" sunduğu açıktır.
· Türkiye nüfusunun yaklaşık %12’sini oluşturan engellilerin eğitim hakkından yeterince faydalanabildiklerini söylemek mümkün değildir. Türkiye’deki 8 milyon engellinin %36.3’ü okuma yazma bilmemektedir. Engelliler arasında ilkokul mezunlarının oranı %41 iken, yüksekokula devam edenlerin oranı sadece %2.24’tür.
· İlköğretimde ikili ve taşımalı eğitim sorunu halen çözülmeyi beklemektedir.
· Kalabalık sınıflarda eğitim hem öğretmenler hem de öğrenciler açısından önemli bir sorun olmayı sürdürmektedir. Okulların fiziki yapı ve donanım açısından yaşadığı eksiklikler sağlıklı bir eğitim hizmetinin verilmesini güçleştirmektedir.
Ömer Dinçer’in asıl derdi öğrencinin “müşteri”, öğretmenin “köle” olduğu bir sistem yaratmaktır!
Bu verileri görmezden gelen Ömer Dinçer, eğitimin niteliğinin eğitim emekçilerinin çalışma koşullarıyla ilişkili olduğunu da unutmaktadır. Kaldı ki AKP’nin ve MEB’in asıl derdi de öğretmenlerin çalışma koşullarını iyileştirmek değildir. 9 yıldır yaşadığımız süreç güvencesiz ve esnek istihdamın kalıcılaştıracak politikaların hayata geçirilmesi, her türlü bilgi kirliliğinin yaratılması ve gerçeklerin gizlenmesiyle yürütülmektedir. Bu süreç bilinçli, sistematik ve kesintisiz biçimde AKP tarafından yürütülmektedir.
Bakan Dinçer’in bir televizyon programındaki şu ifadeleri, “dünya öylesine değişmeye başladı ki, bakın şu anda pek çok ülke bir çalışanının 30 yıllık veya 40 yıllık çalışma süresi içerisinde en az 10 kez iş değiştirebileceği, 11 kez iş değiştirebileceği ve yine bu kadar süre içerisinde 4 kez meslek değiştirebileceği bir alt yapı için çalışıyor.” bize bu gerçeği göstermektedir. Eğitim sistemine dair tüm perspektifini işletmeci temelde kuran Bakan Dinçer’in, öğretmenliğin uzmanlık gerektiren bir meslek olduğunun farkında dahi olmaması, öğretmenliği herkesin yapabileceği ve üç yılda bir değiştirilebilecek basit bir iş olarak tanımlaması da manidardır. Elbette bu zihniyetteki bir Bakan’ın, sayıları 400 bine yaklaşan ataması yapılmayan, işsiz öğretmenlere “gidin kendinize başka bir iş bulun” demesi anlamlıdır.
Eğitim Sen olarak, eğitim hizmeti kamusal, parasız, bilimsel, laik, nitelikli ve anadilinde örgütlenmeden bu sorunlara kalıcı çözümler getirilemeyeceğini bir kez daha hatırlatıyoruz. Gerçekleri yansıtmayan çeşitli bahanelerle politikalarına toplumsal rıza sağlayabileceğini sananları bir kez daha uyarıyoruz. Sendikamız, binbir güçlükle görevlerini yerine getirmeye çalışan eğitim emekçilerinin haklarının gasp edilmesine ve emeklerine hakaret edilmesine asla izin vermeyecektir.
YorumlarToplam 14 yorum mevcut
ATAMA 4 ay önce yorumlandı
kenan nadem bu kadar destekliyosun heykelini yaptaa..... koy evine bakıp bakıp aynı şeyleri söyler duruursun heryerde aynı yorumu yapıyosun ...... ADAM RESMEN ŞOWMEN OLMUŞ SÖZÜNÜN ERİ OLSUNLAR KPSS KALKACAKTI NOLDUUU CEVAP VERSİN BANNNNAAA....
öğretmen 4 ay önce yorumlandı
Yaşasın artık meb inde bir şovmeni oldu.
abdusselam bas 4 ay önce yorumlandı
bir zamanlar herhalde 1995 veya 96 idi evlere senlik bir personel genel muduru vardi ogretmen sikintisi had safhada idi bu arada demekki degisen bir sey olmamis neyse o vatandas da mudur yardimcilarina takmisti su kadar muavin fazlasi var sayisini azaltsak derse soksak problemi hallederiz diyordu ve bir gun bir okulda bakanla beraberken sayin bakanim yoklamalari da zaten bilgisayarlar hallediyor demisti o zamanlar paket programlar kullaniyorduk iste bu sayin genel mudurde muavinligi sadece yoklamalari islemek zannediyordu ve ne yapti muavin sayisini okulun ogrenci sayisina gore ayarlanan genelgeyi yayinladi ve bir ay sonra ortalik karisti cunku okuldaki torenleri de bilgisayarlar yapacakti disiplin islerinide bilgisayarlar yapacakti felan felan iste simdilerde de siniflari akilli tahtalara birakacaklar o tahtalarda siniflarda sukuneti saglayacak ogrenciyle birebir ilgilenecek cocuklarin basini oksayacak onlari kucaklayacak mis ne guzel bir bulus yakinda evlerede alalim birer tane
erraynenter 4 ay önce yorumlandı
sayın bakanım, ülkedeki en iyiler öğretmen oldu sizin gibilerede bakanlık kaldı, durmayın durmayın hariçten gazel okumaya devam edin, artık yeni bir parolamız var; sonunu düşünen öğretmen olamaz!
kenan 4 ay önce yorumlandı
başbakanımız Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olunca inşallah sayın milli eğitim bakanımız ömer dinçer de başbakan olacak. çünkü en çalışkan ve halkımız tarafından en çok sevilen bakanlardan birisi sayın ömer dinçerdir. sayın bakanımız gerek velilerden zorla alınan kayıt ve diploma paralarını tarihe gömerek artniyetlilere haddini bildirmiş, gerekse bütün öğrencilere tablet bilgisayar dağıtarak daha şimdiden velilerimizin ve halkımızın gönlünde taht kurmuştur. daha 6 ayını doldurmadan böyle efsane haline gelen sayın bakanımıza başbakanlık koltuğu da çok yakışacaktır. ayrıca belki de ondan boşalan milli eğitim bakanlığı koltuğuna da eğitimbirsen genel başkanımız sayın Ahmet Gündoğdu beyefendi geçecektir. böyle olursa ülkemiz için çok hayırlı olacaktır.