Milli Eğitim Bakanlığı önceki gün yayımladığı genelgeyle, ortaöğretim öğrencilerine –kaç zayıfı olduğuna bakılmaksızın- Eylül ayında 4 derse kadar sorumluluk ve ortalama yükseltme sınavı yapılacağını duyurdu.
29 Temmuz 2010 PerşembeOkunma: 27870 yorum
Milli Eğitim Bakanlığı önceki gün yayımladığı genelgeyle, ortaöğretim öğrencilerine –kaç zayıfı olduğuna bakılmaksızın- Eylül ayında 4 derse kadar sorumluluk ve ortalama yükseltme sınavı yapılacağını duyurdu. Aslında sorumluluk ve ortalama yükseltme sınavları öğrenim yılının ortasında ve sonunda zaten yapılıyor. O sebepten Eylül’de yapılacak sınavlara “af sınavı (AS)”, “kurtarmalık af sınavı (KAS)” veya “herkes illaki lise mezunu olsun sınavı (HİLMOS)” gibi isimler konulabilir.
Aslında MEB’in Eylül’de yapılmasını istediği bu kurtarma sınavları yeni bir şey değil, son yıllarda “bir defaya mahsus” olarak gelir; ama her yıl mutlaka gelir.
Sonuç itibariyle kalmanın olmadığı bir ortaöğretim eğitimine gidildiği apaçıktır.
Öğrencinin sınıfta bırakılmamasının sebebi nedir?
28 Şubat’ı takip eden süreçte 8 yıl kesintisiz-zorunlu eğitime geçilmişti. Bu uygulama ile ilkokul sonrasında İmam Hatip Liselerine öğrencilerin gitmesi engellenmek istenmiş; ancak uygulamanın sonucu olarak Fen ve Anadolu Liseleri gibi iyi okullardaki eğitim kalitesi de düşmüştü. Çünkü küçük yaşta iyi bir eğitim ortamıyla tanışan öğrencilerin başarıyı özümseme ihtimali daha yüksektir. Yani atalarımızın dediği gibi “ağaç yaşken eğilir.”
Zorunlu eğitim sürecinin uzaması, devlete ve MEB’e yeni külfetler getirmiştir. Ekonomik yükü azaltmak için çeşitli tedbirler düşünülmüş ve hayata geçirilmiştir:
-Yeterli sayıda öğretmen atanmamıştır. Maaş tasarrufu sağlanmıştır.
-Vergi indiriminden yararlandırılarak hayırsever vatandaşların okul yapması teşvik edilmiştir.
Son söylediğimiz maddede olduğu gibi öğrencilerin sınıfta bırakılmamasının birinci nedeni ekonomik kaygılardır. Tabii ki tek gerekçe bu değildir. Öğrenciyi sınıfta bırakmamanın, ekonomik gerekçelerin dışında başka sebepleri de vardır:
-AB sürecinde son on yılda önemli adımlar atan Türkiye, koca Avrupa’ya bizim eğitim görmüş birey sayımızın ne kadar fazla olduğunu göstermek istemiştir.
-Eğitim kurumları dışında kalan çocukların olumsuz alışkanlıklar kazanması engellenmeye çalışılmıştır. (Ama maalesef okullarda suç oranı yükselmiştir. Bunun da kamuoyu tarafından fark edilmesi istenmediği için okullardaki disiplin kuralları yumuşatılmış, öğrenciye ceza verilmesi zorlaştırılmıştır. Son yıllardaki istatistikler de okullarda suç oranının düştüğünü göstermektedir. Aslında düşen öğrencinin işleme suç oranı değil, okulların ceza verme oranıdır.)
-Öğrenciyi sınıfta bırakmamak özellikle Doğu ve Güneydoğu Bölgelerinde gerekli görülmektedir. Bu bölgelerde özellikle kız çocuklarının çok küçük yaşlarda evlendirilmesi engellenmek istenmiştir. Ayrıca bu bölgelerdeki bireylerin eğitim kurumlarında daha uzun süre tutulmasının, terörü azaltacağı ve devlet-halk kaynaşmasını artıracağı varsayılmaktadır.
Yukarıda saydığımız gerekçeler ilköğretim okullarına mahsus durumlar gibi durmaktadır; ancak son yıllarda liselerde ders ve sınıf geçmenin kolaylaştırılması, ilköğretimdeki “okul öğrenciyi eleme yeri değildir” prensibinin liselere de taşındığının açık kanıtıdır.
Öğrencinin sınıfta bırakılmamasının sebeplerine dair yukarıda saydığımız hususlardan bazıları, öğrenciyi sınıfta bırakmamanın faydası olarak da düşünülebilir. Doğrudur.
Ancak meseleye bir de başka boyutlardan bakalım:
-Sınıfta kalmayacağını bilen öğrencilerin, okuldaki eğitimden kazanımlar elde etmek adına motivasyonları düşer. Okul, ders, sınav, öğretmen gibi kavramlar önemini ve değerini yitirir.
-Okulda bir şekilde tutulmak istendiğinin farkında olan birçok öğrencide olumsuz davranışlar gelişir. Aşırı olumsuz davranışlarına rağmen okulda rehabilite edilmeye çalışılan öğrenciler, başarılı ve disiplin kurallarına riayet eden öğrenciler için de olumsuz örnek teşkil eder.
-Öğretmenlerin sınıf yönetimi kabiliyetleri düşer. Etkisinin, yetkisinin ve öğrencilere yön verme gücünün azaldığını veya kalmadığını bilmek, öğretmenlik mesleğinin gereklerini yerine getirme azmini ve motivasyonunu düşürür.
-MEB’in, öğretmenlerinden uygulamasını beklediği eğitim programlarının, öğretim yöntem ve tekniklerinin uygulanabilirliği azalır. Çünkü sınıflar kalabalıklaşmış, öğrenci niteliğindeki ortalama düzey ise düşmüştür.
-Okullarda disiplin sorunlarının üstesinden gelme çabası arttığından, eğitim başarısını artırma düşüncesi geri planda kalır. Bu da özel okulların ve dershanelerin ekmeğine yağ olur. Çocuğundan akademik başarı bekleyen anne-babalar, umut vadeden öğrencilerin özel eğitim sektörüne tutunmasını sağlar. Türkiye’ye gelecekte yön verebilecek kişileri ellerinden kaçırmak istemeyen çeşitli oluşumlar ve cemaatler de eğitim sektöründe dev marka olmaya çabalarlar. Dershane ve özel okul sektörünün özellikle cemaatlerce başarılı bir şekilde ele geçirilmesi de, MEB okullarındaki kalitenin düşmesinin bir sonucudur.
Aslında bu konu dallı budaklı ve birkaç kitap konusu olabilecek kadar da geniştir. Neticede “sınavdır, öğrenci geçse ne olur ki!” demeyin; küçük sınavların, büyük resim içindeki önemini kavrayın lütfen.
Adem TÜRK / 06.08.2010
"Ancak meseleye bir de başka boyutlardan bakalım" cümlesinden sonra yazılanların tümünü, yani dezavantajlarını yaşıyoruz.Türkiye şartları kısa vadeli olduğundan öğrencinin geçmesini sağlamanın faydalı olduğu düşünülüyor.Ama bundan beş yıl önceki öğrenci seviyesi ile şimdiki aynı değil.Her yıl seviye düşüyor.Lise mezunu artıyor.Güzel, ama mezunların bilgi seviyesini kimse sorgulamıyor.
HAluk Taşçı / 30.07.2010
"Öğrenciyi geçirme" derdiyle hareket edildiği sürece bu ülkede eğitimden bir başarı ya da iyi insan yetişmesi beklenmesin. Öğretmenler de bu durumdan çok muzdarip... Eğitim sistemini mahveden MEB, sonra da bütün kabahati öğretmenlere atıyor..